Yuvalı Oluyormuşum! Şikayetçiyim!
Önceki
ŞANSLIYIM
Yuvalı Oluyormuşum! Neden Ki?
Sonraki
Okul

Yuvalı Oluyormuşum! Daha Çok Küçük Değil Miyim?

Medine Hacıömeroğlu19 Kasım 2015

DAHA ÇOK KÜÇÜĞÜM DİYORUM: 

Anne Seval. Yaşadığı yerin ismi Depresyon. Üzgün, yuvası elden gidiyor. “Yâ Veliyy celle celalühü “ zikrine devam eden kimseler daima Allah’ın hoşnutluğu içinde olurlar. Huzurlu bir aile geçimi isteyen eşler eve girip çıkarken, ya da bir birleriyle konuşurken içlerinden bu ism-i şerifi zikrederlerse güzel bir geçim içinde yaşarlar. Huzurlu bir yuva ve aile geçimi isteyenler bu zikre devam ederler… Bu ism-i şerifin zikir adedi 46’dır. Ama cuma günleri 1000 defa zikredilmeye devam edilirse itaat etmeyen eş itaat eder. Huysuz ve yaramaz ahlaklı eşi olanlar bu zikre devam ederler ise faydalı olacaktır.” Söylenenleri yapıyor. Sürekli okuyor. İşler bir türlü değişmiyor. Mutsuzluk çökmüş üzerlerine. İnancı, arzusu, sabrı yetmiyor. Başka bir şey lazım. Konuşmak gerek. Dinlemek gerek. Tartışmak gerek. Çözmek gerek.

Kız çocuğu İnci. Yaşadığı yerin ismi Depresyon. Tedirgin, yalnız, tehlikede; yavaş yavaş büyüyor. Okumayı bilmez. Yazamaz da. Öyle yabancı dili de yok. Bildiğince, yapabildiğince öz Türkçe, kendince dua eder: “Canım anneciğim acını görüyorum. Endişen boşa. Acın büründüğün ruh halinden kaynaklı. Gözün hasta, ruhun hasta. Hayatını kendin ele al. Benimkini de al. Sensiz büyüyorum. Gir hayatımıza. Duy beni. Duy bizi. Ingaaa! Ingaaa!” diye bağırıyor küçük kız. Anne Seval yardım alıp iyileşebilir. Çocuğunun durumundan etkilenen baba Abdullah Bey eşinin iyileşmesi için elinden geleni yapıyor. 2 ay süren bir destek sonunda anne eski sağlığına kavuşuyor. Onu hasta eden ileri derecedeki kaygıları, korkuları, güven eksikliği… hepsi geride kalıyor. O artık duyuyor, görüyor, hissediyor.

Küçük İnci’nin annesine hitabı:
Anneciğim, iyileştiğine çok seviniyorum. Aramıza hoş geldin. İyi ki geldin. Tam zamanında geldin. Senin yardımına ihtiyacım var. Sen dünyanın en akıllı annesisin. Zor bir karar almam gerekiyor. Artık büyüyorum. İlk yaşımda beraberdik; ikinci ve üçüncü yaşlarımı sensiz karşıladık; sensiz kutlamadık; sensiz kaçırdık; sensiz geçirdik. Yuva zamanım geliyor galiba. Zeliha teyzemin kızı Fatma da üç yaşında oldu ve artık yuvaya gidiyor. Annen seni de göndersin, burası çok güzel bir yer, bir sürü yeni arkadaşım oldu diyor. Bir de evde yemediği un helvasını orada yemeye başlamış. Ben de gideyim mi anne? Daha küçük değil miyim? Karşı komşumuzun torunu Neslihan da üç yaşında, ama o gitmiyormuş. Babaannesi “Oturun oturduğunuz yerde! Ne okuluymuş o öyle. Bizim zamanımızda okul mu vardı. Anneleriniz evde zaten. Bakarlar size.” diye söylendi dün bize. Aslında ben ona biraz hak veriyorum be anne. Onun dediği gibi yapsak ne de iyi olur. Ben hep seninle beraber olurum. Hiç ayrılmayız. Beraber olmak varken neden ayrılalım ki! Hem benim 2 arkadaşım var; yeter onlar bana. Bir un helvası için de senden ayrı niye kalayım ki? Ben öyle istiyorum. Sen ne diyorsun? Sen daha iyi bilirsin. Her şeyin en iyisini sen bilirsin. Sen dünyanın en akıllı annesisin.

Canım yavrum,

KÜÇÜK DEĞİLSİN. NEDEN Mİ? 

Zeliha teyzen de, Neslihan’ın babaannesi de kendilerince haklılar. Herkes bir karar almadan önce kendi sebeplerini, kendi ihtiyaçlarını, kendi duygularını, kendi kişiliklerini tartıp biçer. Bir konuda mutlak doğru diye bir şey yoktur. Yani sana “Sen de gelsene kreşe” derken ne Fatma haksızdı; ne de Neslihan’ının babaannesi “Ne işiniz var kreşte.” derken yanılıyordu. Verdiğimiz tüm kararlar, yaptığımız tüm tercihler o kadar göreceli işte. Sana bir örnek vereyim. Bizim seninle ilgili verdiğimiz tüm kararları senin ilk ve tek çocuk olman bile etkiliyor. Benim geçirdiğim hastalık, ona bana öğrettikleri, yaşadığımız yer, bulunduğumuz ortam, kendine şeker aldığın bakkal amca bile senin kreşe gidip gitmemen ile ilgili alacağımız kararda etkili olacaklardır. Gelelim sana, bana, bize; senin ihtiyaçlarına, benim ihtiyaçlarıma, bizim ihtiyaçlarımıza; senin kişilik yapına, benim kişilik yapıma, aile yapımıza. Bunlar göz önünde bulundurmamız gereken faktörler. Bir de gideceğin kreşi, seni emanet edeceğim insanları da işin dışında bırakamam. Yapacağım seçimde onların da rolü azımsanamaz.

Öncelikle aşırı korumacı olmamam gerektiğini biliyorum. Kendimde yaşadığım güvensizlik sorunu bana çok büyük ders oldu. O yüzden benim için yaşın küçük diye seni kalabalıktan uzak tutmamak, hasta olacaksın diye evden dışarıya çıkartmamak, başına kötü bir şey gelmesin diye elini kolunu bağlamak yanlış bir yaklaşım. Ben böyle düşünürken çocuğun en az 5 yaşına kadar anne sıcaklığını her an hissetmesi gerektiğini düşünenler de var. Kreşe giden çocuğun gününün büyük bir kısmının yabancı ellerde geçtiğini ve de karnının doyduğunu ama ruhunun aç kaldığını savunanlar da var. Benimki dahil hepsi birer görüş ve yargılamak bana düşmez. Yalnız konu sen olunca, konu ben olunca ben senin her an benim sıcaklığımı hissetmeni isteyerek seni değil kendimi düşünmüş olurum. Senin yaşadığın dünyanın yabancısı olmanı isteseydim seni ancak o zaman yabancılardan uzak tutardım.

İlk ve tek çocuksun; önünde örnek olabilecek, sana çok şey öğretebilecek, yaşamı paylaşabileceğin bir ablan ya da bir ağabeyin yok.

Kız olman da kreşe başlayabileceğin yönünde karar vermemi etkiliyor. Erkekler daha geç gelişiyor. Ama dediğim gibi böyle bir genelleme yapmam da doğru değil. Her çocuk farklıdır.

Gereken becerilerin çoğuna da sahipsin. Kendini ifade edebiliyorsun. Dil gelişimin yaşına uygun. Oyun oynarken başından sonuna oyuna odaklanabiliyorsun. Kalem tutabiliyorsun, düğmelerini çok güzel açıp kapatabiliyorsun, makas konusunda çok da başarılı olduğunu söyleyemem; sorun değil öğrenirsin, lego yapabiliyorsun (ben yokken hayallerini defalarca yapıp bozduğun nasıl da belli oluyor). Lego yapamayan kreşten arkadaşına da “lego yapmayı nasıl bilmezsin” asla deme (başkasının geçmişine saygı duy; neden yapamadığını bilemezsin). Ellerini yıkayabiliyorsun, dişini fırçalayabiliyorsun, ayakkabılarını da hallediyorsun. Sana söylediğim yönergeleri takip edip yerine getirebiliyorsun. Anlattığım bir hikâyeyi baştan sona dinleyip kısa da olsa anlatabiliyorsun. Sıranı beklemeyi biliyorsun. Zıplıyorsun, koşuyorsun, bisiklete bile biniyorsun. Temel renkleri biliyorsun. Beşe kadar sayabiliyorsun. Temel şekilleri bile adlandırıyorsun. Hatırlarsan üçgen şekilli bir çanta almıştım sana. Uçden, uçden diyordun. Yuvaya psikolojik olarak da hazırsın. Benden belirli bir süre ayrı kalabilmen gerekiyor. Sen çok ayrı kaldın. Sağ olsun babacığın çok güzel idare etti. Oyuncaklarını da paylaşmayı öğreniyorsun. Tek başına giyinmeği bile istiyorsun. Kendini az da olsa koruyabiliyorsun. Seni biri ittiğinde ne yapman gerekeni biliyorsun. Başkasının oyuncaklarını izin almadan almıyorsun. Tuvalet alışkanlıklarını da edindin.

Ama dedim ya tüm bunlar gerçekleşmemiş olsa bile kreşe gitmen gerektiğini düşünür olsaydım sen de oraya gidiyor olurdun.

Orada bağışıklık sistemin güçlenecek. Araştırmalar bu yönde. Kanada’ da yapılan ve Archives of Pediatrics & Adolescent Medicine isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırmaya göre “2 yaşından önce kreşe gönderilen çocuklarda üst solunum yolları enfeksiyonları evde büyütülen çocuklara göre yüzde 60 oranında fazla görülüyor ama çocuklar ilkokul çağına geldiklerinde durum tersine dönüyor. Bu sefer evde büyüyen ve çok az enfeksiyon geçiren çocuklar çok sık hastalanıyorlar. Bu beklenen bir sonuç; çünkü çocukların bağışıklık sistemleri geçirdikleri enfeksiyonlar sayesinde güçleniyor.”
Sana 2 arkadaş yeter diye düşünsen de, pek öyle olacağını söyleyemem. 3 – 6 yaş dönemi çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri için en önemli dönemdir. Çocuklar öncelikle gelişimlerinin bir özelliği olarak sosyalleşmek, başka çocuklarla bir arada olmak ihtiyacındadırlar. Yuvalar çocukların paylaşma, bir arada olma, birlikte hareket edebilme ve oyun oynama ihtiyacını karşılarlar. Becerileri ve zihinsel kapasiteleri birbirine denk olan yaşıtlarıyla bir arada olmak çocukların yaşayarak öğrenmelerini sağlar ve sosyal paylaşımın öğrenilmesinde etkilidir.

Bencillik yapmayacağım. Yalnız kalmamam için seni eve hapsedip, gelişimini engellemeyeceğim.
Kendimi düşündüğüm başka bir açı var. Kendimi hiç düşünmüyorum desem yalan olur. Ben de artık kendime daha çok zaman ayırmak istiyorum. Beni mutlu eden şeyleri yaparak yaşam enerjimi yüksek, yaşam sevincimi de diri tutmalıyım. Bunun sebebi de bencillik değil. Ben iyi olmalıyım ki siz de iyi olun. Yanınızda yokken bana da kolay değildi. Aynı sancılı süreci tekrar ne yaşamak, ne de yaşatmak istiyorum.
Senin kreşe gitmen için 3 yaş hiç de erken bir yaş değil. Bunu genellemediğimin altını çizmek istiyorum. Bunu yaparken de 3 yaş öncesinin de erken olduğunu söylemediğimi de ekliyorum. Çocuğun ilk 3 yaş içerisinde kendisine birinci derecede bakım veren kişiye yoğun olarak bağlandığı ve kuvvetli bir ilişki geliştirdiği için bu yaş aralığından önce kreşe verilmesinin uygun olmadığını da savunanlar var. Her insanın kendisi gibi kararı da özel olmalı. İki defa yazılmış bir senaryo bile aynı değil. Ben sadece bizim hakkımızda ahkâm kesebilirim. Sözüm sana canım yavrum, sen benden ayrılmaya hazırsın. İlk başlarda senin için zor olacak ama alışacağına eminim. Ben sana güveniyorum. Kaygılanma, korkma demiyorum. Böyle hissetmen çok normal. Tüm duygularını çekinmeden ve zamanında yaşa. Bana güven. Söylediklerime de inanıyorum. Aldığım karara da. Sana da. Seni çok seviyorum. Beni de seviyorum. Öğretmenlerini de çok sevdim. Tam da seni kimseyle kıyaslamadan olduğun gibi kabul ettiler.

Aranıza hoş geldim. Ben geldim ama şimdi de sen gidiyorsun. Bay bay kızım. Akşama görüşürüz. İyi eğlenceler sana. Sensiz evde canımın sıkılacağı yalanını da söylemiyorum. Ben sen yokken yemek yiyeceğim; ruhumu doyuracağım; yazı yazacağım. Akşama seni almaya gelirken de hediye bekleme benden. Kandıramam seni. Yok öyle bir dünya.

Yazdım bile. Bak. Sana okumamı ister misin?

“Nasıl olmuş?” derdi eskiden Seval. “Nasıl olmuş ama!” diyor şimdi aynı Seval.
Böylece de bir masalın daha sonuna geldik. İnci, Seval ve Abdullah ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Yorumlar
Yorum yap

Yorum Yap

PATİKK
Araç çubuğuna atla